Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Ceyhun Dalkan’ın 14 Mart Tıp Töreni Konuşması

Değerli parti başkanlarım, milletvekillerim, başkanlarım, önceki başkanlarım, yönetim kurulu üyelerim, özverili şekilde mesleği icra edene çok değerli meslektaşlarım, kıymetli konuklarımız, bizleri asla yalnız bırakmayan çok değerli basın emekçileri,

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği’nin Geleneksel 14 Mart Tıp Bayramı Töreni’ne hoş geldiniz.

14 Mart, Türk tıp tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yıl modern tıp eğitiminin başlangıcı İstanbul Tıp Fakültesi’nin kuruluşunun 199., 14 Mart’ın kutlanmaya başlanmasının ise 107. yılıdır. Ancak 14 Mart yalnızca bir kutlama günü değildir. 1919’da işgal altındaki İstanbul’da Tıbbiye öğrencilerinin işgal güçlerine karşı başlattığı direnişin günüdür. Bu nedenle 14 Mart; sadece bir bayram değil, aynı zamanda direnişin, mücadelenin ve onurun günüdür.

Bugün burada, tüm baskılara, tüm zorluklara ve tüm sistemsizliklere rağmen ettiği yeminin arkasında duran, halkın sağlığı için, insanı sevdiği için gece gündüz çalışan tüm hekimlerin mücadelesini selamlamak için toplandık. Bu vesileyle; sağlık hizmetini her şeye rağmen sunan,  tüm hekim abilerimin, ablalarımın ve meslektaşlarımın 14 Mart Tıp Bayramı’nı yürekten kutlarım.

Ancak açık konuşmak gerekir: Bu yıl biz hekimler için kolay bir yıl olmadı. Tam tersine, mesleğimize yönelik sistemli saldırıların arttığı bir yıl oldu. Yaklaşık iki buçuk yıl önce başlatılan sözde “reçete soruşturmaları” ile başlayan süreçte, hekimler hedef gösterildi, mesleğimiz itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Hekimleri toplum önünde küçük düşürmeye yönelik girişimler adım adım büyütüldü.

Ne yazık ki bu son dönemde sürecin baş aktörlerinden biri de bir hekim olan Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek olmuştur. İlaç yokken “ilaç yok” diyen hekimin diplomasını sorgulayan,  ardından ortaya atılan “tam mesai” sloganımı bahane edip kamu hekimlerini maaşları ve çalışma süreleri üzerinden hedef haline getiren, hatta Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği yönetim kurulunun diplomalarına kadar uzanan, gerçekle ilgisi olmayan, yalan  ithamlar yapmıştır.

Biz bu dili çok iyi tanıyoruz. Bu dil, başarısız yönetimlerin, çöken sağlık sisteminin ve beceriksizliğin üzerini örtmek için kullanılan bir dildir. Bu dil, sağlıkta yaşanan ilaç yokluğunu, kit yokluğunu, altyapı eksikliğini, insanların sağlığa erişememesinin, kendisinin ve iktidarının yolsuzluk bataklığına battığı iddialarını gizlemek için hekimleri günah keçisi ilan eden bir dildir. Bu başarısız olacak siyasi geleceğini kurtarma girişimidir.

Bir hekim, her şeyden önce etik ve deontolojik ilkelere bağlı olmak zorundadır. Mesleğini, meslektaşlarını ve toplumu korumak zorundadır. Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada bunun tam tersini gördük. Meslek etiğinden uzaklaşan, bireysel çıkarları için meslektaşlarını hedef gösteren bir siyasi dil ile karşı karşıya kaldık.

Bu nedenle bugün, 14 Mart’ın ruhuna yakışan bir duruş sergiledik. 14 Mart; onurun, meslek dayanışmasının ve hekimlik değerlerinin günüdür. Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu olarak bu değerlere saygı göstermeyen bir anlayışı bu kürsüde ağırlamanın doğru olmayacağını düşündük. Bu yüzden Sağlık Bakanı Hakan Dinçyürek’i bugün bu törene davet etmedik.

Çünkü bu bina yalnızca bir kurum binası değildir.

Burası bizlere geçmişten emanet olan hekimlik onurunun evidir.

Burası mesleğin itibarı için mücadele edenlerin evidir.

Ve bu çatı altında hekimlik onurunu zedeleyen hiçbir dili meşrulaştırmayacağız.

Şunu herkes bilsin:

Hekimler susmaz.

Hekimler boyun eğmez.

Hekimler halkın sağlığını ve meslek onurunu savunmaktan asla vazgeçmez.

14Mart’ın ruhu budur.

Ve biz bu ruhu yaşatmaya devam edeceğiz.

Değerli meslektaşlarım, konuklarımız;

14 Mart; mesleğimizin onurunu savunduğumuz, sağlık çalışanlarının haklarını ve toplumun anayasal hakkı olan sağlık hizmetine erişim hakkını savunduğumuz bir gündür. Aynı zamanda sağlık sisteminde yıllardır nasır tutmuş sorunları yeniden gündeme getirdiğimiz ve çözüm önerilerimizi toplumla paylaştığımız önemli bir tarihtir.

Ne yazık ki bugün ülkemizde sağlık sistemi; bilinmeyen nüfus yapısı, plansızlık ve sorumluluk almayan yöneticiler nedeniyle savrulmaktadır. Sağlık hizmetleri, sistemli bir planlama ile değil; hekimlerin ve sağlık çalışanlarının özverisiyle ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.

Sağlıktaki tüm yük giderek sağlık çalışanlarının omuzlarına bırakılmaktadır. İlacın olmadığı, tetkik için gerekli kitlerin bulunamadığı bir kamusal sağlık sistemi içinde, hekimlerin elleri kolları bağlıdır. Buna rağmen sistem hâlâ ayakta kalabiliyorsa, bunun tek nedeni hekimlerin fedakârlığıdır.

Kamusal sağlık altyapısında ise yıllardır tamamlanamayan yatırımlarla karşı karşıyayız. Girne ve Güzelyurt hastaneleri artık açılış tarihleri sürekli değişen projelere dönüşmüştür. “Bitti, gidin görün” söylemleriyle kamuoyuna sunulan bu projeler için hâlâ yeni ihalelerden söz edilmektedir. İhale süreçleri bitmemekte, tartışmalar bitmemekte, kamuoyu ise ciddi yolsuzluk iddialarıyla çalkalanmaktadır.

Artık “bitti”, “bitiyor”, “bitmek üzere” demek yerine hastanelerin açılması ve hasta kabul etmeye başlaması gerekmektedir.

Ayrıca bir hastanenin bitmesi yalnızca binanın tamamlanması değildir.

Bir hastanenin bitmesi; kapısından hastanın girip, şifa bulmasıdır.

Bunun için sadece beton dökmek yetmez. O hastanelerde hizmet verecek hekimlerin, hemşirelerin, teknikerlerin ve tüm sağlık çalışanlarının planlanması gerekir. Çalışanı olmayan bir hastane sadece bir binadır; sağlık hizmeti değildir.

Değerli dostlar;

Tıpta yapay zekânın konuşulduğu bir çağda biz hâlâ etkin bir sağlık dijitalleşmesini kurabilmiş değiliz. Yıllardır dile getirdiğimiz e-reçete sistemi hâlâ hayata geçirilememiştir. Oysa e-reçete sistemi hem sigortalıların ilaca erişimini kolaylaştıracak hem de ülkenin gerçek ilaç ihtiyacını ortaya koyacaktır.

E-sağlık sistemi ise kamu ve özel sağlık kurumlarını aynı veri altyapısında buluşturmalı, hastaların sağlık verilerini güvenli ve erişilebilir hale getirmelidir. Bu hem gereksiz tetkiklerin önüne geçecek hem de sağlık sisteminin daha verimli çalışmasını sağlayacaktır.

Gündeme gelen e-randevu sistemi önemli bir ilk adımdır. Ancak erişilebilirlik açısından ciddi sorunlar barındırmaktadır. E-devlet şifresi zorunluluğu,  çocuklar için randevu alınamaması gibi sorunlar sistemin kullanımını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle sağlıkta dijitalleşme yalnızca başlatmış olmak için başlatılmamalı, kararlılıkla tamamlanmalıdır.

Her alanda olduğu gibi, sağlıkta da denetlenebilir, standart bir hizmet akışı için kalite ve akreditasyonu hem kamu hem özel sağlık kuruluşlarında kurmamız gerekir. Kalite ve akreditasyon sistemi,  sağlıktaki aksaklıkları, dağınıklığı toparlayacak bir adım olacaktır.

Değerli meslektaşlarım,

Artık bu ülkede bilimsel verilerle planlanmış, sürdürülebilir ve ada gerçeklerine uygun bir sağlık sistemine ihtiyaç vardır.

Hekimlerin öncülüğünde, tüm paydaşların katılımıyla “adalı bir sağlık sistemi” kurmak zorundayız.

Güçlü bir basamak hekimliği sistemi kurulmadan sağlık sistemimiz sürdürülebilir olamaz. Bu sistemin temeli koruyucu sağlık hizmetleri olmalıdır.

Sağlık ocaklarında planlı tarama programları ile kalp-damar hastalıkları ve kanser gibi hastalıklarda erken tanı mümkün olacaktır. İnsanlar kalp krizi, felç geçirdikten sonra değil, kanser ileri evreye ulaştıktan sonra değil; hastalık oluşmadan veya daha kolay tedavi edilebilir evrede tanı alabilecektir.

Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli ayaklarından biri de aşılamadır. Çocukluk çağı ve erişkin aşı programları yalnızca açıklanmakla kalmamalı, toplumun tamamına ulaşmalıdır.

Eğer koruyucu sağlık hizmetlerini güçlendirmezsek, yalnızca hastalıkları tedavi etmeye çalışan bir sistem tıkanmaya mahkumdur. Ve o zaman ne kadar hastane yaparsak yapalım asla yeterli olmaz.

Değerli parti başkanları ve milletvekilleri,

Bugün kamu hastanelerinde çalışan hekimlerin yarıdan fazlası sözleşmeli ve iş güvencesinden yoksundur. Bazı hekimler 365 gün on-call sistemi ile insanlık dışı çalıştırılmaktadır.

Asistan hekimler ise uzun çalışma saatleri, ağır iş yükü ve angarya görevler altında çalıştırılmaktadır.

Oysa asistanlık bir eğitim sürecidir.

Ucuz iş gücü değildir.

Nalbantoğlu’nda asistanlık yapan hekimler yarı sürelerini Türkiye de yaparken maaş, sosyal güvenlik haklarından yoksun angarya bile olmadan çalışmaktadır. Bu durumu defalarca Sağlık Bakanlığı’na iletmemize rağmen hiç bir adım atmamışlardır. Bu durum sürekli imzalanan 2 ülke arasında ki protokollerden biri ile çözülebilecek bir sorunken bu konuyu karşı tarafa iletmeye bile cesaret edememişlerdir.

Asistan hekimlerin hem nitelikli eğitim alma hakkı korunmalı, hem de insan onuruna yakışır çalışma koşulları sağlanmalıdır.

Bugün birçok hekim baskı, mobbing ve tehdit ortamında görev yapmaktadır. Sağlık çalışanlarının emeğini güvencesizlikle ve tehditle yönetmeye çalışan bir anlayış kabul edilemezdir. Özellikle eylemlilik sürecinde gördüğümüz baskı, sözleşme uzatmama tehditleri, anne babaların aranması hekimlerin iş güvenceli, kadrolu çalışmasının önemini bir daha ortaya koymuştur. Çünkü hekim mesleğini icra ederken özgür olmalıdır.

Özel sektörde çalışan hekimler de benzer şekilde iş güvencesi olmadan çalışmakta, hastalarına yazdıkları raporlar, reçeteler bile sürekli engellerle karşılaşmaktadır. Sigorta yatırımları gerçek maaşların oldukça altında yapılmaktadır.

Sağlık Bakanı yalnızca işine geldiğinde, hekimleri bölmek, bölücülük yapmak için değil, her zaman hem kamunun hem de özel sektörün bakanı olduğunu hatırlamak zorundadır. Ayrıca ekonomik protokollerde yer alan Genel Sağlık Sigortası, kararlılıkla, ithal, zorlama ile değil tüm paydaşlarla çalışılıp ülke gerçeklerine uygun şekilde yürürlüğe girmelidir.

Kamusal sağlıkta diş hekimliğinden söz etmek mümkün değildir. Yıllardır diş hekimliği altyapısı ve diş hekimi ve teknikeri istihdamı konusunda taleplerimiz dikkate alınmadı, önemsenmedi ve

bir adım bile atılmadı. Oysa ağız ve diş sağlığı koruyucu sağlık hizmetlerinin sağlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Diş sağlığı sadece parası olana sunulan bir sağlık olmamalıdır.

Değerli meslektaşlarım,

Bir tıp ve bir diş hekimliği fakültesi ile başlayan süreç bugün 8 tıp ve 10 diş hekimliği fakültesine ulaşmıştır. Bu belki bir rekordur, ama iyi bir rekor değildir.

Mevcut yapısıyla YÖDAK’ın bu fakülteleri etkin şekilde denetlediğini söylemek mümkün değildir. Denetim yapılmadan açılan fakülteler, kontrolsüz büyüyen programlar ve denetimsiz uzmanlık eğitimleri yalnızca mesleğimizi değil, halk sağlığını da tehdit etmektedir.

Biz Kıbrıslı Türk hekimler olarak liyakata dayalı merkezi sınav ile asistan kabulünü savunuyoruz. Biz bu ülkede yeterli hasta sayısı ve çeşitliliği olmadığı için yarı zamanlı uzmanlığı savunuyoruz.

Bu kurallara uymadan geçirilmeye çalışılan ilgili yasayı kabul etmediğimizi göstermek için binamıza siyah bayrak astık. Siyah bayrağımız burada ve mücadelemiz devam etmektedir.

Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca mesleğimiz için değildir.

Bizim mücadelemiz halkın nitelikli sağlık hakkı içindir.

Değerli dostlar,

Bugün dünyada savaşlar sürüyor, bombalar patlıyor, masum çocuklar hayatını kaybediyor. Gazze’de, Ukrayna’da, İran’da ve dünyanın birçok yerindeki savaşları üzülerek izliyoruz.

Savaşı yaşamış ve acılarını hala hissettiğimiz bir adanın insanları ve mesleği hayatı korumak olan biz hekimler her zaman barışın yanında olduk ve olmaya devam edeceğiz.

Çünkü biliyoruz ki:

Savaşın kazananı, Barışın ise kaybedeni yoktur.

Değerli konuklar , değerli meslektaşlarım;

Kıbrıslı Türk hekimler olarak mücadelemiz; herkesin anayasal hakkı olan, bilimsel temellere dayanan, insan odaklı ve erişilebilir bir ‘adalı sağlık sistemi’ içindir. Dayatma protokoller veya zorlamalarla değil, tüm paydaşların üzerine çalıştığı bize ait bir sistem.

14 Mart bizim için yalnızca bir kutlama günü değildir.

14 Mart; emeğin günüdür.

Dayanışmanın günüdür.

Daha adil, daha demokratik bir toplum ve barış içinde bir dünya ve  Kıbrıs için mücadelenin günüdür.

Ve tekrar söylüyorum:

Hekimler susmaz!

Hekimler boyun eğmez!

Hekimler halkın sağlığını savunmaktan asla vazgeçmez!

Tüm zorluklara rağmen insan sevgisiyle gece gündüz çalışan tüm hekimlerin 14 Mart Tıp Bayramı’nı yürekten kutlarım.

İyi ki varsınız.

İyi ki varız.

 

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu (a)

Prof. Dr. Ceyhun Dalkan, MD

           (Başkan)


Kıbrıs Türk Diş Tabipleri Odası Başkanı Dr. Dt. Turhan ULUTEKİN 14 Mart 2026 Tıp Töreni Konuşması.

Bugün burada 14 Mart tıp bayramını kutlamak için bir araya geldik. Ancak ne yazık ki uzun yıllardır bu gün, bir bayramı kutladığımız bir günden çok; sorunlarımızı, kaygılarımızı ve görmezden gelinen gerçekleri dile getirmek zorunda kaldığımız bir güne dönüşmüş durumda.

Gece gündüz çalışan hekimler…

Tatil, bayram demeden görev yapan hekimler…

Pandemi döneminde kendi sağlığını hiçe sayarak toplum sağlığı için mücadele eden hekimler…

Yanı başımızdaki savaşın ilk etkilediği, yurt dışına çıkış yasağı getirilen yine hekimler.

Ama ne yazık ki bugün aynı hekimler, çıkar hesapları uğruna, eksikliklerin yanlışlıkların gizlenmesi, koltuk sevdası için hedef gösterilebiliyor. Gerçekler çarpıtılabiliyor ve sanki bu fedakârlıklar hiç yapılmamış gibi toplumun önüne konulabiliyor.

Bu nedenle bugün burada yalnızca bir bayramı kutlamak için değil, aynı zamanda bazı gerçekleri açıkça dile getirmek için bulunuyorum Peki soralım: geçen yıldan bugüne ne değişti?

YÖK diş hekimliği fakültelerindeki kontenjanların düşürdü. Doktora programlarını kapattı. Peki Yödak ne yaptı ? Plansız kontrolsüz öğrenci alımlarına devam etti. Sanki mevcut fakülteler yetmezmiş gibi yeni akademisyensiz fakülteler açmaya devam etti. Akademik altyapısı yetersiz hatta akademisyeni olmayan bölümlerde doktora eğitimi verilmesine göz yumdu. Kontenjanlar artırılıyor ama bu artışın arkasında bilimsel bir planlama, uzun vadeli bir strateji ya da gerçekçi bir ihtiyaç analizi bulunmuyor. Bir meslek grubu daha işsizlikle karşı karşıya bırakılıyor.

Bu durum yalnızca mesleğimizin geleceğini tehdit etmiyor. Aynı zamanda nitelikli hekim yetiştirilmesini de ciddi şekilde zedeliyor.

Çünkü sağlık eğitiminde nicelik değil, nitelik esastır.

Plansız şekilde açılan fakülteler, denetimsiz kontenjanlar ve yetersiz akademik kadrolar; gelecekte hem mesleğimiz hem de toplum sağlığı açısından çok daha büyük sorunlar doğuracaktır.

Uzmanlık eğitiminde ise önemli bir fırsat doğmuştu.TDUK, uzmanlık eğitimini denetleyecek ve uzmanlığa girişte merkezi bir sınav yapma yetkisine sahip olacaktı. Uzmanlık eğitimini düzenleyip denetlemesi planlanan kurulun yetkileri daha yasa yürürlüğe girmeden sınırlandırıldı. Merkezi sınav yapma yetkisi elinden alındı. Sağlık bakanlığı kendi oluşturacağı kurula güvenmek yerine ipleri uzmanlık eğitimi verecek kurumlara vermeyi tercih etti.

Yani sorunları çözebilecek bir mekanizma daha doğmadan etkisiz hale getirildi.

Bu tablo bize açık bir gerçeği gösteriyor: sağlık politikaları bilimsel planlamayla değil, çoğu zaman günü kurtaran kararlarla yürütülüyor. Özel sermaye kırılmasın, incinmesin diye halk sağlığı tehlikeye atılıyor. Bu duruma karşı çıkıldığında ise hiçbir menfaat gözetmeksizin doğru olan için mücadele edenler kişisel saldırılara maruz kalıyor.

Kamuda diş hekimliği açısından baktığımızda da tablo farklı değil.

Gerekli kadrolara yeterli sayıda uzman alınmıyor. O kadar eksik uzmanlık kadrosu bulunurken halihazırda 2 uzman bulunan periodontoloji bölümüne 1 kadro daha açılıyor. En yoğun bölümler arasında bulunan cerrahi ve endodonti bölümünde yalnızca 1er uzman bulunmakta. Protetik diş tedavisi bölümünde uzman yok. Yani dişlerini kaybetmiş bir hastanın proteze kamu hastanelerinde ulaşma şansı yok. Plansızlık her alanda olduğu gibi burda da karşımıza çıkıyor.

Sağlık hizmeti erişilebilir olmaktan uzaklaşıyor.

Oysa sağlık en temel insan hakkıdır.

Ancak bugün ülkemizde ağız ve diş sağlığı alanında bu hakka erişimin ciddi şekilde sınırlı olduğunu hepimiz biliyoruz.

Yeni Girne hastanesi açıldı açılacak şimdi açılıyordu masalları devam ederken masal bittiğinde bizi diş hekimliği yönünden ne bekliyor? Ne yazık ki mutlu son değil. Mevcut Girne hastanesinde 3 ünitlik yer varken yeni açılacak olan hastanede bu sayı 2 ye düşüyor. Sormak istiyorum Girne’nin nüfusu mu azaldı yoksa artık Girne’deki halkın dişleri mi çürümüyor.

Koruyucu diş hekimliği konusunda atılan en ufak bir adım bile yok.

Koruyucu ağız ve diş sağlığı politikaları hem daha ekonomik hem de çok daha sürdürülebilir bir sağlık yaklaşımıdır. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde onlarca yıldır uygulanan bu sistem sayesinde çürük ve diş kaybı oranları ciddi şekilde azaltılmıştır.

Ama biz hâlâ aynı sorunları konuşuyoruz.

Ve yıllardır değişmeyen bir başka sorun daha var: tıbbi atıklar.

Odada ilk göreve başladığım yıl bu konuyu bakanla görüşmüş ve adım atılmasını talep etmiştik üzerinden 4 sene geçti bu süreçte de sürekli talebimizi tekrarladık ama hiçbir şey değişmedi.

Toplanmayan, denetlenmeyen ve halk sağlığını tehdit eden tıbbi atıklar konusunda gerekli önlemler hâlâ alınmış değil. Bu konu yalnızca sağlık çalışanlarının değil, bütün toplumun güvenliğini ilgilendiren ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Değerli meslektaşlarım,

Bugün burada yalnızca bir mesleğin sorunlarını konuşmuyoruz. Bugün burada aslında toplumun sağlık hakkını savunuyoruz.

Çünkü güçlü bir sağlık sistemi olmadan güçlü bir toplum olmaz.

Bilim yok sayılarak sağlık politikası üretilemez.

Plansızlıkla sağlık sistemi yönetilemez.

Ve hekimler susturularak sorunlar çözülemez.

Bizler hekimleriz. Topluma karşı sorumluluğumuz var. Bu yüzden gördüğümüz yanlışları söylemeye, bilimden yana tavır almaya ve mesleğimizin itibarını korumaya devam edeceğiz.

Çünkü hekimlerin sustuğu bir yerde yalnızca bir meslek değil, toplumun sağlığı da kaybeder.

Tüm zorluklara rağmen mesleğini onurla sürdüren, bilimin ışığında halk sağlığı için mücadele eden tüm hekimlerin 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

 

Saygılarımla,

Kıbrıs Türk Diş Tabipleri Odası Yönetim Kurulu (a)

Dr. Dt. Turhan ULUTEKİN)

(Başkan)


Kıbrıs Türk Tabipleri Odası Başkanı Dr. Erol Barçın’ın  14 Mart Tıp Töreni Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli Milletvekilleri, sevgili meslektaşlarım ve basın emekçisi kardeşlerim

Bugün, Tıp Bayramı’nı kutlamak için burada toplandık.

14 Mart 1827, II. Mahmut döneminde, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır. İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart’ında işgal altındaki İstanbul’da gerçekleşmiştir. 1919 yılında genç Tibbiyelilerin İstanbul’un işgaline karşı gösterdikleri direniş ile hekimlerin ülkelerinin geleceğine yön veren toplumsal olaylardaki büyük rolü, belli olmuştur. O günden buyana Tıp Bayramı olarak kutladığımız bu anlamlı günde mesleğini onuruyla yerine getiren tüm meslektaşlarımın 14 Mart Tıp Bayramını en içten dileklerimle kutluyorum.

Şimdi 2026 yılının üçüncü ayındayız. 1919 yılından bugüne bir asırdan fazla zaman geçmiş ve yine Tıbbiyeliler mücadelenin, toplumsal sağlık savaşının hatta tabiri yerindeyse 3.Dünya Savaşının içinde yer almakta ve de özgürlükleri kısıtlanarak hazır halde bekletilmektedirler.

Zaten her hastanın “sağlık savaşı” içinde olan, kişilerin sağlığı için “savaşta” olan doktorlar, görevden kaçacakmış gibi davranılıyor. Hekimlerimiz, hiçbir zaman hastaların sağlığı  ve  tedavisi için gerekli olan mücadeleden, fedakarlıktan kaçmamış ve görevleri başındadırlar.  Covit 19 “Pandemi Dönemi” ya da yakın zamanda yaşanan hastane yangınında olduğu gibi…

Değerli konuklar;

Sağlık, sırasında elinizdeki maddi güçlerle alamayacağınız kadar pahalı bir hizmettir. KKTC bütçesinde 2025 yılı için %9.4 lük bir pay ayrılmıştı.2026 yılı Sağlık Bakanlığı bütçesine ayrılan pay ise %9.6…

Ayrılan bu bütçe ile ne altyapı, ne hekim ve yardımcı sağlık personeli ne de eğitim ve gelişim alanlarında eksikliklerimizi tamamlayamayacağımızı hepimiz çok iyi biliyoruz. Hatta bu bütçenin %68 gibi bir oranı  maaş ve maaş nitelikli ödemelere ayrıldığı düşünülürse geriye kalan pay ile sizce neler yapılabilir ?

Bu oranlar, KKTC’de sağlık bütçesinin ağırlıklı olarak cari giderlere (maaş, prim) dayandığını ve yatırımlar için ayrılan payın sınırlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Sağlık istatistiklerinin olmadığı ya da dikkate alınmadığı durumlarda planlama yapılamaz, hep eksik kalırız. Biz hekimler bugün KKTC’de resmi olarak bilmediğimiz, ancak 1 milyonun üzerinde olduğunu tahmin ettiğimiz değişken sayıdaki bir nüfüsa sağlık hizmeti vermekteyiz. Bu hizmeti gerek altyapı ve donanım,  gerek nitelikli sağlık personeli ve hekim eksiklikleri, gerekse ilaç ve tıbbi malzeme eksiklikleri içerisinde kesintisiz bir şekilde vermeye çalışıyoruz.

Bu cümleleri geçen yıl da kurmuştum, ne yazık ki bu yıl da aynı gerçeklikte tekrarlamak durumunda kalıyorum.

Neredeyse 10 yılı aşkın bir süredir yapılacağı söylenen 500 yataklı  Devlet Hastanesinin temeli en nihayet 2025 yılı Temmuz ayında atılmış ve 2027 yılı sonunda faaliyete geçebileceği ifade edilmiştir.

Yeni Lefkoşa Devlet Hastanesinde; İleri teknoloji görüntüleme hizmetleri, 80 poliklinik muayene odası, 12 ameliyathane salonu, ilk etapta 320 ve sonrasında toplam 640 yatak kapasitesine sahip olacağı, 110 yoğun bakım yatağı yanında 20 diyaliz ünitesi içereceği açıklanmıştır.

Bu sayılar göz doldurmaya yeterli gibi görünse de Sağlık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren en büyük ve en aktif hastanesi olan Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi, 1978 yılında,  günümüzden 48 yıl önce hizmete girmiş olmasına rağmen Acil Durum Hastanesi ile birlikte yaklaşık 600 yatak kapasitelidir. İnşaatı devam eden Yeni Lefkoşa Hastanesinin toplam 640 yatak kapasitesi ile planlanması, olası nüfus sayımız düşünüldüğünde mantıklı olmadığı barizdir. Sadece toplam yoğun bakım yatak sayısı belirgin artırılmıştır. Bu yoğun bakımın da nasıl yönetileceği, hangi şartlarda çalıştırılacağı aklımızdaki soruların başında gelmektedir.

Bu arada Girne Hastanesinin, Pamuklu Devlet Hastanesi ve  Güzelyurt Hastanesinin tamamlanması, hizmete girişleri yılan hikayesine dönmüştür. Beklemek yoruyor ama bekleriz… Alıştık…

Halen aktif olarak hizmet veren Mağusa Devlet Hastanesi 100-120 yatak kapasiteli ve yoğun bakım birimi olan 2.Basamak bir hastanedir.

Yapımı devam eden Yeni Girne Devlet Hastanesinin 114 yatak kapasiteli olduğu, koroner yoğun bakım hastalarının da izlenebileceği bir yoğun bakım planlanmakta hatta kalp damar cerrahi ameliyatlarının yapılabileceği bir sağlık merkezi olacağı Sağlık Bakanlığı’nca ifade edilmiştir.

Yeni Güzelyurt Hastanesi de 120 yatak kapasiteli, Pamuklu Devlet Hastanesi de 25 yatak kapasiteli olacağı bildirilmiştir.

Bu sayılarla Sağlık Sistemimizde hiç sorunumuz kalmayacakmış gibi görünüyor değil mi?

Belirtilen yoğun bakım ve hasta yatak kapasiteleri planlanırken sizce  hekim ve yardımcı sağlık personeli planlaması yapılmış mıdır?

Sağlık hizmetinin yapıtaşı olan hekim ve sağlık personeli olmadan verilen rakamsal yatak sayısı içi boş, anlamsız bir reklam olmaktan öteye gitmemektedir.

Bunca yoğun bakım yatak sayısı planlanırken, 2026 yılı itibari ile KKTC Sağlık Bakanlığı bünyesinde tek bir yoğun bakım uzmanı bulunmadığı gerçeği ortadadır. Yan dal kontenjanları açılırken bunun düşünülmesi, yönlendirilmesi gerekmez miydi?

Teorik olarak bakıldığında Lefkoşa Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi dışındaki hastaneler ve sağlık merkezlerinden hiçbiri 3.basamak bir sağlık merkezi değildir.

Bu planlama hatası tüm 3. Basamak tedavi gerektirecek hastaların Lefkoşa’ya sevkini kaçınılmaz kılacaktır. Dolayısıyla mevcut sorunları ve kaosu çözmeyecek, işleyişi daha da zorlaştıracaktır.

Robotik cerrahi için dudak uçuklatan bütçelerle cihaz alınmıştır. Kullanımı için personel, hemşire ve doktor eğitimi gereklidir. Kullanım maliyetinden hiç bahsetmiyorum…Günümüzde ameliyathaneye hasta transferi için eleman bulamazken, eğitimsiz yardımcı personelin hata yapmamasını kollamaktan  kendi işimizi yapamazken, robotun korunmasını ve kullanımını düşünemiyorum bile….

Ama Robot şart. !!!

Tüm bu eksikliklerimiz aşikarken, Lefkoşa Devlet Hastanesi bile bazı branşlarda yetersiz kalırken, yeni hizmete girecek hastaneler nasıl ve hangi kalitede hizmet verebileceği hep aklımda olan bir sorudur.  Bu durum da ciddi ve yeni bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkabilecektir.

Yaşlı nüfüsün artması geriatrik hastaların bakım ve sağlık takiplerinin yetersizliği başka önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Bırakın rehabilitasyon merkezini ,  rehabilitasyon servisimizin bile olmayışı, bakıma muhtaç hastalarımız ve yaşlılarımızın ortada kalması gibi konular da hep göz ardı edilmektedir. Bu eksikliklerden dolayı hastanelerde ve evlerde hasta bakıcı adı altında oluşturulan sömürü düzenine göz yumulması sağlıksız sağlık sistemimizin kanayan başka bir yarasıdır. Bir yıl önce yine dile getirdiğim bu tabloda da maalesef değişiklik olmamıştır., Ayni durum devam ediyor.

Hekimler ve sağlık çalışanları için ideal çalışma şartları yerine getirilmeden halkımıza sağlık hizmetinde en iyiyi sunmanın zor olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.

*Hekimlerin kendini güvende hissetmediği bir ortamda hastalara gereken ve beklenen güvenli tedavi hizmeti vermeleri beklenemez.

*Çalışan memnuniyeti olmayan bir ortamda hastaların hastaneden memnun ayrılmaları beklenemez.

*Adaletin ve liyakatın olmadığı bir çalışma ortamında sağlık hizmetinin olmazsa olmazı olan ekip çalışması beklenemez.

Sağlık politikaları oluşturulurken hekimler ve sağlık çalışanları ile işbirliğinin ön planda tutulması şarttır.

Bugün ülkemizin, üniversiteler adası olması ile övünülürken, Tıp Fakültelerinin sayısı ile değil mezunlarının başarıları, verilen eğitim kalitesinin ön planda olması  gerektiğini de bilmemiz gerekir. İnsan sağlığı hata kabul etmez, kaliteden ödün verilerek tıp eğitimi verilemez.

TUK (Tıpta Uzmanlık Kurulu) Yasası tüm uyarılarımıza rağmen eksikleri ve yanlışları ile yasalaştırılmaya çalışılmıştır. Bu haliyle yasalaşması halinde kontrolsüz ve yetersiz uzman hekim yetiştirilmesi, ülkemizdeki sağlık sistemine fayda değil ciddi bir risk yükleyecektir. Toplum sağlığını iyileştirme adına atılan her adımda hekim esas unsurdur ve bu yasa hekim niteliğinin sorgulanmasına fırsat vermeyecek şekilde düzenlenmelidir.

Sonuç olarak sağlık hizmetinin temel taşı olan biz hekimlerin sesine kulak verilmedikçe sağlık kalitemizin artması beklenemez. Önümüzdeki zamanlarda bu söylemlerimizin dikkate alındığı ve geliştirildiği çok daha sağlıklı bir sağlık sisteminde çalışmak en büyük dileğimizdir.

Büyük özverilerle ve zorluklarla yetişen, sağlık için kendi sağlığını ortaya koyan, mesleğini onuruyla yerine getiren  tüm meslektaşlarımın 14 Mart Tıp Bayramını saygı ve sevgiyle kutluyorum.

Yıllar önce bir nöbette, gecenin bir yarısı birlikte ameliyat sırası beklediğim bir meslektaşım tarafından şimdilerde benim ve hekim arkadaşlarımın, kamuoyu önünde itibarsızlaştırılmaya çalışılması, beni derinden üzmüştür. Bilinmelidir ki; bugün hastanelerde tüm zorluklara rağmen sağlık hizmeti kesintisiz veriliyorsa tehdit ve zorlamalardan korktuğumuzdan  değil, eğitimimize,  mesleğimize duyduğumuz saygımızdan ve insan sevgimizdendir.

Özellikle bunu söylemesem eksik kalacaktım.!

Çok da uzak olamayan bir gelecekte bu konuşmada bahsettiğim tüm sorunların giderildiği daha umutlu bir Tıp Bayramında görüşmek dileğiyle…

 

Saygılarımla,

Kıbrıs Türk Tabipleri Odası Yönetim Kurulu (a)

Op. Dr. Erol BARÇIN

     (Başkanı)